Bir dost meclisinde konu döndü dolaştı, batıda başlayan bir furya, şu meşhur “ofise dönüş” kavgalarına geldi.
Biliyorsunuz, pandemide hepimiz birer “dijital göçmen” olduk. Evler ofise döndü, sahil kasabalarında sahiller de çalışma masamızı kurduğumuz yerler oldu. Ve yeni nesil bu çalışmanın tadını bir kez aldı; turizm şirketlerinin de müthiş reklamları ile, bilgisayarını sırt çantasına atıp, dünyanın öbür ucundan iş bitirebilmenin hafifliğini keşfetti.
Ama gelin görün ki, şimdilerde batı ülkelerinde, devletin de desteği ile küresel bir seferberlik var:
‘herkes ofislere dönecek….’
Peki, bu konuda, biz de dürüst olalım;
- Ülkemizde de ‘home – ofis’ çalışma hayatı, yeni neslin haklı bir özgürlük arayışı mı, şirketlerin el altından fısıldadığı gibi tatlı bir”disiplinsizlik” mi?
- Yoksa arkasında – şahsi düşüncem ve çekincem – çok daha derin, modern bir “mülksüzlük” felsefesi mi yatıyor?
Gerçi, bana sorarsanız, yeni nesil farkında olmadan harika bir şey yapıyor :
Mülkiyete ve Mekanlara hatta Mesai Saatlerine meydan okuyor.
Ama burada kafamda binlerce soru….Bu gelecekte iyi mi kötü mü ?
Yeni bir nesile göre, oldukça eski kalmış biz eski kuşağın başarı tanımları belli idi.
- Bir ev sahibi olmak ve altı altı ıslak imzalı bir tapu
- Prestijli bir şirkette ama işyerinde sabit bir masa
- Bir Unvan
Yani hep bir ‘sahip olma’ ve ‘sahip olarak var olma’ arzusu….
Fakat, dünyanın süregelen akışında, pandemi dönemi mecburiyeti ve sonrası tercihlerle oluşan bir trend etkisi ile yeni nesil, Ursula K. Le Guin’in o meşhur distopyasındaki gibi bir tür modern “mülksüzlüğü” seçiyor.
Ev almıyorlar, kiralıyorlar; araba sahiplenmiyorlar, paylaşımlı araç kullanıyorlar ve farkındayım burada da müthiş bir reklam potansiyeli mevcut ve adeta moda bu. Haliyle, bir şirketin, işyerinin fiziki duvarlarına da, işyerlerinde taraflarına tahsis edilen o soğuk ofis masalarına da, vergiler yüksek araçlara sahip olmak istemiyorlar.
Onlar için asıl lüks, bir mülke bağlanmak değil, o mülkten bağımsız hareket edebilme özgürlüğü…
İşte tam bu noktada, mesleki refleks adalet duygusu ile durum analizi yapan ben, düşünüyorum:
‘Bu durum kimin işine geliyor? ‘
- Batıda ‘işyerlerine dönüş trendi için çabalayan şirketlerin penceresinden baktığımda, ofiste çalışma zorunluluğunu, sadece “düzen kaygısı” olarak okumak, bence saflık olur. İşin ucunda, devasa bir finansal eko-sistem var.
Düşünsenize; o dev plazalar, gökdelenler, o binaların içindeki milyonluk mobilyalar, plazanın altındaki o pahalı kahve dükkanları, işyerinde çalışanların giymek zorunda olduğu o jilet gibi takım elbiseler…
Hepsi mülkiyet ekonomisinin birer çarkı. Çalışan evden çıktığı, trafikte benzin yaktığı, öğlen lüks plazada yemek yediği sürece o çark dönüyor.
- Dijital göçebelik ise, bu çarkın dişlisine büyük bir oranda çomak sokuyor.
Burada çatışan veya koşullar gereği uyum ile çalışmakta olan iki taraf var:
- Mülkiyet sahipleri bu trend ile bir anlamda kontrolü kaybetmekten korkuyor.
Çünkü mekansızlaşan her çalışan, yönetilmesi en zor çalışandır.
- Ama madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimde, yeni nesile de hak vermeden de geri duramıyorum. Yeni nesil, işi hayatının merkezine koyup geri kalan her şeyi ona göre esnetmeyi reddediyor artık. “Ben işimi zamanında, tıkır tıkır teslim ediyor muyum? Ediyorum. O zaman beni neden o beton kulelerin içine hapsetmek istiyorsunuz?” diyorlar.
Haklılar mı? Bana göre kısmen :
- Çünkü, yaratıcılık dediğin şey, sabah 9 akşam 5 arası bir sandalyeye çakılı kalarak, bir mülkün kölesi olarak ortaya çıkan bir şey değildir.
- İnsan kendini nerede özgür ve hafif hissediyorsa, ancak orada katma değer üretir. Esaret altında ancak memuriyet yapılır, vizyonerlik değil.
- Çatışma işte burada doğuyor ki, bu ihtilaf, mülkiyeti elinde tutan güçlerin yaşadığı o derin güven ve kontrol krizi yani eski kuşak sermayenin ‘görmediğini, sınırlandırmadığını hükmedemeyeceği’ hissi ile karşı karşıya gelen yeni kuşak ‘mülksüzler’in, mülke, masaya, plazaya eyvallahı olmadığı için, o baskıya boyun eğmediği noktasında düğümleniyor.….
Bu noktada madalyonun, hiç kimsenin değinmediği, belki de tartışmaya açabilecek, tüm dünyada büyük bir gri alan da mevcut ki bundan özellikle bahsetmek istiyorum :
- “Evlerin Ofise Dönmesi” aslında sermayenin lojistik maliyetlerini (mekan, kira, elektrik, internet, kahve, hatta masa sandalye, yardımcı çalışan gibi) asıl çalışanın sırtına yıkması anlamına da gelmiyor mu?
- Üstelik, mesai saatlerinin sınırları da kalkmış ise, artık ev yani esas anlamda özel alan her an ‘ulaşılabilir’ bir yere dönüşmüyor mu ?
- Yani, yeni nesil mülk ve mülkiyetten kaçarken, acaba kendi yaşam alanını mı mülk sahibi işverene sermaye olarak mı sunmakta ?
Sonuç, şimdilerde tüm dünyada, kelimenin tam anlamı ile bu konuda ‘Ok Yaydan Çıktı’.
Peki, sizce bu süreçte, çalışanların evlerini birer mini-ofise dönüştürmesi, uzun vadede ‘iş-özel hayat’ sınırlarını tamamen yok edip, bunu seçenleri rafine bir köleliğe mi sürükleyecek ?
Yine, mesleki adalet refleksi ile aklıma gelen bir diğer soru da şu:
Bu ‘mülksüzleşme’ trendi, mülkiyetin doğasını ve sahipliğini nasıl değiştiriyor?
Sanırım burada aynı zamanda, devasa bir ironi de saklı.
Yeni nesil mülk sahibi olmaktan kaçtıkça, aslında mülkiyeti çok daha dar ve devasa bir grubun elinde topluyor. Biz “eski kuşak” için bir ev sahibi olmak, ıslak imzalı bir tapuya sahip olmak, neredeyse hayatın garantisiydi. Ancak yeni neslin mülkiyetten bu bilinçli, belki de zorunlu vaz geçişi, gayrimenkulün, dev plazaların ve yaşam alanlarının büyük fonların veya “mega mülk sahiplerinin” elinde konsolide olmasına hizmet ediyor esasında.
Bir mülke bağlanmıyorsunuz ama o mülk, onu size kiralayan veya paylaşımlı kullandıran sermaye grubu için çok daha değerli ve sürekli bir birikim aracına dönüşüyor. Yani çalışan mülksüzleştikçe”, sermaye “mülk biriktirmeye” devam ediyor.
Bir de doğası gereği Home-Ofis çalışmanın getirdiği esneklik ve konfor ne kadar cazip görünürse görünsün, doğası gereği mutlak surette fiziksel bir işyerinde bulunmayı zorunlu kılan meslekler de var.
Anlık kriz yönetimi, yüksek gizlilik, beden dili ve yüz yüze iletişim söz konusu olan her mecrada, dijital ekranlar mutlak yetersiz kalır. Mesela, adliyedeki duruşmalar, müvekkillerle yapılan gizli görüşmeler ve uyuşmazlık çözümleri ekran arkasından yönetilemez. Bir cerrahın ameliyathaneyi, bir mühendisin fabrikadaki üretim bandını eve taşıması imkansızdır. Bir mimarın projeyi yerinde, şantiyede bizzat hayata geçirmesi gerekir. Dolayısıyla, bazı meslekler için fiziki işyeri; sadece bir çalışma alanı değil, işin ciddiyetini, kurumsal kimliğini, güvenliğini ve operasyonel başarısını şekillendiren en temel unsurdur. Güzel sanatlarda öğrencisiniz ve kendi işinizi yapmak istiyorsunuz, mutlak bir atölyeye sahip olmak durumundasınız. Dolayısıyla, bazı meslekler için fiziki işyeri; sadece bir çalışma alanı değil, işin ciddiyetini, kurumsal kimliğini, güvenliğini ve operasyonel başarısını şekillendiren en temel unsurdur.
Sonuç olarak;
- Yeni nesil “ben özgürüm, bir masaya çakılı değilim” derken, acaba iyi düşündü mü ve haklı mı?
- Yaydan çıkan bu ok, hakikatte özgürlüğe mi gidiyor, yoksa mülk sahiplerinin mülkiyetini daha da büyüttüğü, yeni neslin sadece ‘kullanıcı’ kaldığı ve göçmen kimliklerinin her gün büyüdüğü yeni bir mülkiyet düzenine mi?
- Yoksa, bir nesil mülksüzleşirken, mülk sahipleri, tarihin en büyük gayrimenkul toplama operasyonunu sessizce mi tamamlıyor.
Ankara, 17 Mayıs 2026 / Bir Pazar Yazısı