Depremin Yıldönümünde

Büyük felakette çöken binaların hemen bitişiğinde, aynı fay hattı üzerinde inşa edilmiş olmasına rağmen tek bir cam kadehin, bardağın, tabağın bile kırılmadığı; rafların milim oynamadığı o züccaciye dükkânının görüntüsü, 2024 Şubat depreminin yıldönümünde de, hepimize bir umut ışığı oluyor.

O züccaciye dükkânı, aslında bize esas şeyi anlatıyor : ‘Felaket Kaçınılmaz Olsa da, Yıkım Bir Seçimdir’.

Depremin bu yıldönümünde, nedense, merakla gezerken ve anlatıları rehberlerden dinlerken, binlerce yıl ötesinden bana seslenen antik kentleri anımsıyorum: İnsanın geçiciliğine rağmen aklın kalıcılığını taşa kazınmış harflerle yazanlar ‘İnsan yapar, zaman sınar” diye fısıldıyor adeta.

Bu coğrafya sadece fay hatlarının değil, aynı zamanda medeniyetlerin de coğrafyası. Tarih boyunca bu topraklarda şehirler defalarca yerle bir olmuş ama insanlar her seferinde daha büyük bir dirençle aynı yerlere geri dönmüş.

İşte bu insani inadın ve aklın en somut örnekleri:

Hierapolis (Pamukkale) Roma mimarisinin en ihtişamlı mühendislik çözümleriyle yeniden ayağa kalkan Hierapoliste bugün hala bir tiyatroya hayranlıkla bakıyorsak, o yapı, yıkıntıların üzerine kurulan inadın eseridir.

Antakya (Antiokheia): Tarihçi Strabon’un bahsettiği o meşhur direnç belki de en çok bu şehre, bölgeye yakışır; 2024 Deprem Felaketi ile yıkılan şehir, bereketli toprakları ve stratejik konumu nedeniyle her seferinde küllerinden doğmuş, yani umut her zaman varmış.

Efes (Ephesos): depremlerle sarsılan bu devasa metropol, her yıkımdan sonra Vitruvius’un “sağlamlık, kullanışlılık ve güzellik” ilkesine bağlı kalarak kendini güncellemiş.

Ve adını binlerce yıl önce burada yükselen yıkılmaz kemerlerden alan Kemeraltı’nı hatırlıyorum, ticaret mekânlarının, adliye yapılarının ve stadyumların o müthiş düzenine bakıyorum.

Sardes: Lidya’nın başkenti, M.S. 17 depreminde tamamen yok olma noktasına gelen bu şehir, Roma İmparatoru Tiberius’un desteğiyle, o günün en ileri mimari teknikleri kullanılarak yeniden inşa edilmiş.

Mimar bir arkadaşımın, Vitruvius’dan anlatırken söylediği, not aldığım bir sözünü hatırlıyorum:

“Bir yapı sağlamlık, kullanışlılık ve güzellik taşımalıdır”.

Bugün, modern betonarmenin ömrünü tartışırken, binlerce yıldır ayakta duran o devasa sütunların sırrı, bence ‘şans’ değil. Hatta aynı yerlerin tekrar tekrar yerleşim yeri olması da tesadüf değil.

Çünkü, antik medeniyetlerde de, deprem denilen felaketin yıkıcı gücünü paratoner gibi emen, esneyen ve sönümleyen dâhice çözümler geliştirmişti. Kurşun ve demir kenetleri, harçsız mimariyi, zemin etüdünü, yükü tek bir noktaya değil ayaklara eşit dağıtan  fizik bilgilerini, antik dünya, doğanın bir şekilde yıkmak istediğini, akıl ile ayakta tutmak için, antik medeniyetler döneminden bu yana  kullanıyordu.

Müzelerden satın aldığım, antik şehirlere dair tarihi metinleri karıştırırken gördüğüm mükerrer gerçekler ise içimi acıtıyor: Felaketler kadar ağır olan, tedbirsizlik. Bu insana özgü tedbirsizlik ve öngörememezlik, yüzyıllardır her zaman var.

Binlerce yıl öncesinin insanı da biliyordu ki; bilerek ve ihmal ederek, bir toplumu mağdur bırakmak, zelzelenin kendisinden daha yıkıcı. Ve tarih gösteriyor ki, insanlar, her çağda bu ihmalkârlığa itiraz edilmiş.

Şehirler Ölmüyor, yalnızca yeniden öğreniyor. Milyonlarca yıldır kentler yıkılıyor ve yüzyıllarca sürecek bir hayat için yeniden kuruluyor. Her defasında hayat formu, medeniyetle birlikte gelişerek daha dayanıklı hale geliyor.

İnancım; insana, insanlığa ve akla…Umudum, bilimin ürettiği bilgiyle, yıkılan yerlerin üzerinde yeniden yeşeren hayatların daha sağlam, daha uzun soluklu ve daha güçlü kurulacağı yönünde. Çünkü Strabon’un binlerce yıl önce yazdığı gibi:

“Bu topraklarda şehirler yıkılır, fakat insanlar geri döner.”

6 Şubat 2026

 

Marcus Vitruvius Pollio M.Ö. 1. Yüzyıl-Roma / Yazar-Mimar- Mühendis