Görünmez Bir Kuşatmanın Kısa Anatomisi: Şiddet Kültürü

Şiddet benim için de, artık sadece haber bültenlerine sığan münferit bir olay değil; her sabah üzerine uyandığım, gün boyu içime çektiğim, dünyayı kaplayan o ağır ve puslu atmosferin ta kendisi…

Sokakların gergin uğultusunda, trafiğin o bitmek bilmeyen öfkesinde, televizyon camından evimin en mahrem köşesine sızan sahnelerde, hatta meclis sıralarının o sert yankısında bile onu hissediyorum. Bazen bir yumruk kadar somut ve can yakıcı, bazen ise sosyal medyanın yankı odalarında dolaşan zehirli  kelimeler kadar görünmez…

Ancak her ne surette karşıma çıkarsa çıksın; ruhumun en derin kıvrımlarına kadar sızan, toplumsal dokumuzu ilmek ilmek, içeriden çürüten devasa bir “kültürün” parçası olduğunu biliyorum.

Eskiden “şiddet” dendiğinde zihnimde sadece fiziksel bir hasar, kırılan dökülen bir şeyler canlanırdı.

Oysa bugün, yaş aldıkça ve tanık oldukça anlıyorum ki şiddet; yalnızca elin değil; kullanılan dilin, alınan tavrın, hoyrat bir bakışın, nezaketsiz ve mesnetsiz çok eylemin hatta bazen o içimi üşüten sağır edici “susuşun” da bir eylemi…

Belki her darbesi kanatmıyor, evet; ama tanık olduğum her sahneyle, maruz kalınan her haksızlığı gördüğümde ruhum, şiddetin o karanlık ve tekinsiz soğuğunda biraz daha donuyor, biraz daha katılaşıyor.

Şiddeti uyandıran o küçük kıvılcımlar, fiziksel şiddetin yangınını körükleyen o hoyrat tavırlar ve düşüncesizce sarf edilen sözler… Hepsi birer birer birikiyor içimde, içimizde… Farkında olduğum, gördüğüm ve bazen çaresizce izlediğim bu yıkım, kuşkusuz hepimizin, benim de iç dünyamı derinden acıtıyor.

Ve kendi kendime sormadan edemiyorum: Medeniyetin o üzerine titrememiz gereken temel taşını ne ara ve nerede kaybetti bu toplum…

Her olayda bir şiddet unsuru gördüm, hemen her köşe başında bir çatışmaya tanık oldum…. ama asıl korkutucu olan bu değil, asıl korkutucu olan, neden göz göre göre “Şiddeti Normalleştirdiğimiz” gerçeği…

Neden artık hayret etmediğim, hatta sıradan bir manzara gibi kanıksayıp, adeta yanından geçip gittiğim bir karanlığa dönüştü her şey?

Gelecek nesillere kürsülerden uzun ahlak dersleri vermeme ya da karmaşık kültürel teoriler anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü çocukların söylediklerimize değil, soluduğumuz bu havaya baktıklarını biliyorum.

En büyük korkum şudur ki; öfkeyi, hırsı, çatışmayı ve ötekileştirmeyi adeta bir yakıt gibi kullanan bu toplumda, eğer bugün toplum olarak biz, bu mirası devrediyorsak, yarın barış dolu, huzurlu bir nesil beklemek sadece naif ve biraz da hazin bir hayalden ibaret kalacak.

Gücün üstünlüğünün, hukukun zarafetini ve gerçek adaleti ezdiği ‘her yerde’; kuralların, sadece kağıt üzerinde solgun birer mürekkep olarak kaldığı ‘her mecrada’, bu şiddet atmosferinin hepimizi yutmaya devam edeceğini hissediyorum.

Eğer bu gidişata karşı içimizdeki o insani itirazı da kaybedip sessiz kalmaya da mecbur ediliyorsak, korkarım ki bu sessizlik, sosyologların “hasta toplum” dediği adım adım gelinen, geri dönüşü zor oluşumun asıl mayası olacaktır.

12 Şubat 2026 – Ankara