Tuna Peker
Avukat
Marka ve Patent Vekili
Avrupa Patent Vekili
Arabulucu
Savaşın Estetiği, Hukuksuzluğun Alışkanlığı
Bu cümle artık bir sinema salonuna ait değil. Bugün bu uyarı, bombaların düştüğü şehirler için, ekranda akan yıkım görüntüleri için, birkaç saniyede tüketilip geçilen insan hayatları için söyleniyor. Dünya, koltuğuna yerleşmiş durumda. Işıklar kapalı, perde açık. Ve bizden beklenen tek şey var: sessizlik.
Savaş, çağımızda yalnızca cephelerde yaşanmıyor. Salonlarda, telefon ekranlarında, haber bültenlerinde sürüyor. Görüntüler temiz, anlatılar pürüzsüz. Ölenler “kayıp”, yıkılan şehirler “stratejik hedef”, askıya alınan haklar “geçici önlem” olarak sunuluyor. Carl von Clausewitz’in “savaş politikanın başka araçlarla devamıdır” sözü¹, bugün artık ekran estetiğiyle birleşmiş durumda.
Bu estetik, hukuksuzluğu görünmez kılıyor. Çünkü savaş zamanlarında hukuk, korunması gereken bir ilke olmaktan çıkıp, gerektiğinde askıya alınabilen bir ayrıntıya dönüşüyor. Olağanüstü hâller, güvenlik gerekçeleri, ulusal çıkar söylemleri… Hepsi aynı hikâyeyi fısıldıyor: “Şimdi hukuk sırası değil.” Hannah Arendt’in işaret ettiği gibi, hukukun keyfîleştiği yerde insan da kolayca harcanabilir hâle gelir².
Asıl tehlike tam da burada başlıyor: alışmak.
Sivil ölümlerine, mülteci kamplarına, yıkıntılar arasındaki çocuklara alışmak. Susan Sontag, savaş görüntülerinin sürekli tüketilmesinin, izleyiciyi duyarsızlaştırdığını söyler³. Görmek artık tanıklık etmek değildir; yalnızca izlemektir. Vicdan, tekrar eden sahneler karşısında sessizleşir.
Medya ise bu filmin yönetmen koltuğundadır. Hangi sahnenin gösterileceğine, hangisinin kesileceğine karar verir. “Cerrahi operasyon”, “nokta atışı”, “kaçınılmaz kayıp” gibi ifadeler, hukuksuzluğu steril bir dile bürür. George Orwell’in yıllar önce uyardığı gibi, politik dil çoğu zaman gerçeği gizlemek için vardır⁴. Dil bozulduğunda, adalet de anlamını yitirir.
Uluslararası hukuk, bu hikâyede sık sık figüran rolüne itilir. Sözleşmeler, bildirgeler, insan hakları metinleri kâğıt üzerinde güçlüdür; fakat uygulamada güç dengelerine yenilir. Güçlü olanın ihlali “meşru”, zayıf olanın direnişi “tehdit” olarak etiketlenir. Hukuk evrensel olmaktan çıktığında, adalet de seçici hâle gelir.
Ve biz…
Bizden beklenen, sessiz olmamızdır. Ses çıkarmamak, sorgulamamak, alışmak. Oysa sessizlik tarafsız değildir. Sessizlik, hukuksuzluğun en sadık destekçisidir. Martin Luther King’in söylediği gibi, “Asıl korkutucu olan kötülerin kötülüğü değil, iyilerin sessizliğidir”⁵.
Film çoktan başladı.
Ama hâlâ bir seçeneğimiz var. Ya koltuklarımızda sessizce oturup izlemeye devam edeceğiz ya da ışıkları açıp bu hikâyenin nasıl yazıldığını soracağız.
Çünkü savaş, ancak izleyicisi olduğu sürece bu kadar rahat sahnelenir.
Dipnotlar ve Alıntılar :
*1 Carl von Clausewitz, Savaş Üzerine.
*2 Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları.
*3 Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak.
*4 George Orwell, “Politics and the English Language”, 1946/ Çeviri – Everest
*5 Martin Luther King Jr., Letter from Birmingham Jail, 1963 / Çeviri